4 Kasım 2011 Cuma

E.A.S.Y Bebeğe rutin gerek!










Aylardır aylardır Tracy Hogg'un E.A.S.Y yönteminden anladığımı, nasıl 

yaşadığımızı anlatacağım kısmet bugüneymiş. Takip edenler bilir Aze Çınar şahane bir bebeklik geçirdi. Yapısal, genetik, şans faktörlerini bilmem. Yüzde kaç onu da bilmem, ama illa bir faydası olduğuna eminim Tracy Hogg'un ve onun yöntemlerinin. Tam hakim olmak için lütfen kitaplarını okuyun, ben sadece fikir sahibi olup, ilginizi çekerse daha yakından bakın diye anladığım kadarını yazmak istedim. 







Tracy Ablaya göre, bebekler için en önemli şey rutin. Bebekler her ne kadar düzen bozucu, kaos yaratıcı görünseler de aslında bir düzenleri olsun istiyorlar. Ve hatta bunu ısrarla istiyorlar. Tracy Hogg da belli bir rutinde bu düzeni sağlarsanız hem bebek gelecek şeyi bilir ve bu onu rahat, güvende hissettirir, hem anne baba için yemek miydi? alt değiştirme miydi? uyku muydu? kafalar karışmadan düzen sağlanır ve bebek az zaman için bile olsa gözden kaçırılmış olmaz. Bu benim gibi dikkatsiz bakar kör insanlar için ekstra artı bir güzellik. Olanı tahmin etmeye gerek kalmadan saatle çözüyorsun her sıkıntıyı. Fakat bundan formüle bir ezber anlamı çıkarmayın. Tracy'nin en vurguladığı şeylerden biri de "Bebeğinizi tanıyın, gözlemleyin ve rutini ona göre kurun." 









 Bu düzen bizim anladığımız netlikte olmayabilir. Kendi içinde tutarlı olsun yeter. Mesela Aze'nin düzeni saat saat değildi. Sabah kalktığı saate saat eklenmesiyle oluşuyordu. Yani Saat 7 kahvaltı, 11 Uyku gibi değildi. Aze uyandı + 3 saat sonra uyku + 2 saat sonra yemek şeklindeydi. Hogg'un dediği gibi sabah belli saatte uyandırmıyorduk Aze'yi. Ya da "Uyuması lazım şu saatte" deyip evde kalmıyorduk. Uyuması gereken saatte, dışarıda arabasında uyutuyorduk.  Tracy abla mesela rutini olsun diye akşam uykusundan önce, banyo, bebe yağıyla masaj, pijama giydirimi, müzik falan önerir ama biz onu da yapmadık. Aze öyle masaj, yağ falan sevmedi hiç. Yani öyle çok katı bir düzen değil kastettiği. Bebeğinizle birlikte oluşturacağınız bir düzen.




E.A.S.Y kısmına gelemedim bir türlü. 




Eat  (Yemek)

Activity  (Aktivite)

Sleep  (Uyku) 

Your Time (Sizin -annenin- zamanı) 







Bu rutine göre (Yeni doğan) Bebek uyanır ve yemek yer öncelikle. (Yaklaşık 30 dakika) {Bebeği emzirerek, yedirerek uyutmak kesinlikle önerilmez. Bu davranış, bebeğin yemekle uykuyu bağdaştırmasına, geceleri uyanan bebeğin yemeden uykuya geçmemesine sebep olur.}

Yemeğin ardından  altını değiştirip, bebekle oynarsınız. (Yaklaşık 1 saat) 

Bebek uyur (Yaklaşık 1.30 saat) ve sizin zamanınız başlar. Bu döngü gece uykusuna kadar devam eder.










Bu döngüde demin de dediğim gibi 

robot usulü zamanı geldi diye davranmak değil, rutini izlerken bebeği sürekli izleyip, onun işaretlerine göre tavır almak gerekir. Üstte bahsettiğim örnek ilk üç ay zamanlamasına uygun mesela. Zaman ilerledikçe bebek Aktivite zamanını genişletmek ister. Toplam 3 saat süren rutin önce 4'e sonra 5'e çıkar.  Ve bunu siz değil bebek belirler. Yeter ki siz takip edin. Hani hep diyoruz ya tüm bebekler farklı diye... Aze'nin 4 saatlik rutine geçmek istediği yaşıyla aynı ayda olan bebeninki aynı olmadı, yine aynı şekilde 9 aylık bebelerin bazıları gündüz uykularını teke indirirken Aze Çınar 15 aylıkken daha yeni teke düşürmeye karar verdi. Ve bebeğimizin rutinini, genel alışkanlıklarını iyi bilen ve onu iyi tanıyan biz, bir değişiklik olduğunu, bir şeyler talep ettiğini hemen farkettik. O gelecek olanı bildiğinden rahat oldu hep. Değişiklik talep ettiğinde hemen anlaşıldığından hiç huzursuzlanmadı. Mız mız olmadı. Biz de rutin sayesinde çok sürprizle karşılaşmadığımızdan çok daha gerçekçi gözlemler yapabildik. Rutini olan bebek oyun oynarken huzursuzlandığında uykusu geldiğini tahmin etmek zor olmaz. Yeni uyanmış bebek panik gözüküyorsa çok acıktığını bilmek dünyanın en kolay işidir... Bebeğinizi rutinlere alıştırabilirseniz, uykuda da yemekde de, sokakta yaşamda da sorun çıkarmayan bir bebeğe sahip olursunuz. Sonuç: Mutlu anne baba, mutlu çocuk...






Tabii ki bebekler birbirinden farklıdır ve tabii ki hepsine aynı yaklaşım sökmez, hepsi farklı tepki verir yaklaşımlarınıza. Ama Tracy buna dair de bebekleri 




- Melek

- Kitap

- Hareketli

- Nazlı

- Huysuz 

olarak 5 kategoriye ayırır ve her birine rutin uygularken farklı yöntemler önerir. Açık söyleyeyim Aze melek bebek olduğundan, melek bebeğe de anne babanın sadece yeni bir şey denemesi yettiğinden, diğer bebek türlerine ne yapmak gerekir hiç bakmadım. Ama genel olarak rutin denen şeyi doğru oturtmak için not almak çok önemli. Aze'nin saat kaçta tuvaletini yaptığından, kaçta süt sağdığıma, kaç cc sağdığıma kadar bilumum detayları yazdığım defteri ölene kadar saklayacağım herhalde. Biraz sabır, biraz kararlılık da ayrıca gerek şart.




Bebek Bakım Sorunlarına Mucize Çözümler kitabını tüm anne-baba adaylarına ve yeni anne babalara öneririm. Bu kitapta rutin dışında, şurada anlattığım "Yatır kaldır" kendi kendine uyutma yöntemini, beslenme ve tuvalet alışkanlıklarıyla ilgili bilumum ipucunu bulabilirsiniz.




Şimdilerde Çocukluğa Geçiş Sorunlarına Mucize Çözümler okuyorum. Ondan da şahane ipuçları alıyorum. En kısa zamanda onu da yazacağım işşallah. 




Aze Çınar gibi güzel uyuyan, güzel yiyen, uyumlu çocuklarınız olsun dilerim.
Read more »

31 Ekim 2011 Pazartesi

Hayat ilerliyor

Tam şu saatlerde ben  doğmuşum 32 yıl önce (Bu satırı yazdığımda saat 16.00 idi). Dile kolay geliyor 32 deyince. Lise biteli 17, İlkokul biteli 23 yıl olmuş deyince ise dehşetengiz oluyor. Bundan 24 yıl önce Perincek'e aşıktım ben. Ya cinayet komiseri ya da başbakan olmak istiyordum. 26 yıl önce teyzemin gözlüğünü kırdığımda dünyanın en büyük kötülüğünü yaptığımı sanıp sabaha kadar hem ağlayıp hem de sabaha ölmüş olayım allahım diye dua etmiştim. Tek başıma ilk eyleme gidişim 2 Temmuz 95 idi, bundan 16 yıl önce. Üniversiteyi bitireli ve evleneli 8 yıl olmuş. Herkesin ilkokuldan vs kalan yıllardır arkadaşı var benim hiç yok diye üzülürken çat en iyi arkadaşım ile tanışalı 12 yıl olmuş. Velhasılıkelam yaşlanmışız beybi, ve işin kötü yanı yıllar geçer, beden çürürken, nesil hızla yetişkin hale gelirken sıklıkla sıklıkla farkediyorum ki zihin ve yürek taş çatlasın 23'te takılıp kalmış. Sorunlu bir şey bu, kulağa güzel geliyor olsa da. Öyle "içimdeki çocuk" klişesi falan da değil. Bildiğin adaptasyon sorunu. Yazmak için oturma sebebim bu değil. Gelmişken kendimi kutlayayım bari dedim, içimden "büyeyim lan artık" dileyeyim, kamuya karşı dilersem belki ses çok çıkar da tutar dua dedim.



Diğer şeylere gelince, Van Depremi üzerinden 8 gün geçti ve hala çadır ulaşamayan yerler var. Hala ufacık gıda yardımı bile almayan yerler. Valilik depolarda bekletiyor yardımların çoğunu. Mazeretleri "Organize olup dağıtacaklar" 8 gün oldu. 8, Sekiz, Organize olmak için ne bekleniyor hala hepimizin kendince bir cevabı var sanırım bu soruya. Dış ülkelerden gelen yardımları "Önce bir kendi gücümüzü görelim diye reddettik" diyen bakanlar, "ooo sarayda yaşıyorsunuz valla" diyenler yardımları da kim bilir neden bekletiyorlar. Çocuklar aç, özürlü iki kızı olan aile, dah dün sakıncalı bir evin girişinde barınıyordu, kadınlar düşük yapıyordu ve daha neler... Öyle boktan bir dünyanın öyle boktan bir ülkesinde yaşıyoruz ki, insan nefes aldığına utanacak durumda. Yaşadığına, bebeğini sıcak tutabildiğine... Son söyleyeceğim; unutmayalım. Zaten unutturmaya çok niyetli var, unutmayalım oraları, elimizden geldiğince destek olmaya, destek oldurtmaya çabalayalım.



Aile içine gelince, Aze Çınar 2 yaş krizini adım attı, anamızı ağlatmaya başladı. İnatlar, ağlama krizleri, uykusuzluktan ölürken uyumaya direnme, kıyameti kopartma, bizi dövmeye kalkma, resmen azarlama, ısırma... Hayır ne istediği belli olsa, yapalım diyeceğim, hanımefendi ne istediğini bilmiyor ki!! Bu yazıya 16.00 gibi başlayıp şu saati bulma sebebim arkadaşın uyku krizine girmesi. Tam 1.30 saat yat-kalk-ağlama krizine gir-anneyi döv döngüleri arasında kafayı yerken sıklıkla Kemal Sunal sahneleri gerçekleştirdik. Bebek ağlar arkadan baba ağlar... Arkasından üzülüp sarılıyor bana allahsız tosbağa, iki dakkaya yine kıyamet. En sonunda kucağımda uyudu dana :((

Bunun dışında yataktan kendi inmeye başladı, söylenen her şeyi anlıyor. Arkadaşlarını tanıyor, isimlerini biliyor. Derdini anlatmaya başladı iyice. Bir sürü daha kelime eklendi dağarcığına. Daha demin "benim benim" diyerek dolaşıyordu.



Dün Maya Bambamızın doğum günüydü. Kendisini resmen Aze Çınar'ın kardeşi bellediğimizden düğün sahibi heyecanıyla koştuk doğum gününe. Mayakuş hastaydı ve pek keyif alamadı eğlenceden. Biz onun yerine bolca eğlendik :)







Önceki gün ise benim doğum günümü yaptık. Herrrrrrrrşeyiyle büyük bir dönüşümün simgesiydi doğum günüm. Önceden Nevizadelerde bol alkoller ardından sabah kadar dans etmeli doğumgünlerinin ardından: "Evde yaparsak hem aklımızdaki herkesi çağıramayız, hem bir sürü iş olur, yoruluruz. Dışarıda alkollü ortamda yapsak amaaan o daha yorucu." deyip nerede yaptı doğumgünün?? Özsüt'te! ahahah  Felaket rahat, felaket konforlu ve zorluksuzdu. Seneye bir huzurevi bahçesinden yapmayı planlıyorum :)))









Ve, böylesi bir duyurunun en uygun yeri sanırım sosyal medya. İş arıyorum sevgili Romalılar. Hamilelikten beri (evden ve geçici yaptığım işler dışında) süren işsizliğime artık bir son vermek istiyorum. En uzun süre yaptığım iş editörlük, metin yazarlığı ama internet içerik editörlüğü, medya planlama, reklam prodüksiyon, proje organizasyonu-koordinasyonu da yaptığım işler arasında. Fekat geldiğim noktada ne iş olsa yaparım abi sınırına da çok kalmadı. Konuyla ilgili iletişime geçmek isteyenler saryade@gmail.com adresinden ulaşabilirler. Sevgiler, saygılar.
Read more »

24 Ekim 2011 Pazartesi

Bir gün Sizi de Vurur

Hayır toplumsal mesaj falan vermeye çalışmayacağım. Duygu kısmından da bahsetmeyeceğim. İnsan olana, vicdanı olana çok söz söylemeye gerek yok: İnsanlar zor durumda, yardıma ihtiyaç var. Bu kadar basit. Yardım için yapabileceklerimizden, ulaşabileceklerimizden bahsedeceğim sadece. 




- Öncelikle akıl sağlığını korumaya, beyinsiz, şuursuzların olabileceği yerlerden uzak kalmaya çalışın. 




- Kadıköy, Beşiktaş, Şişli gibi bir çok belediye yardım topluyor. Bir kısmı gelip evden de alıyor. Belediyenizi arayabilirsiniz. 




- Acil İhtiyaçlar: 






  • Battaniye

  • İçme suyu (Pet, Damacana), Meyve suyu

  • Isıtıcı / Soba

  • Çadır / Mat / Uyku tulumu

  • El feneri / Pil

  • Katı gidalar (ekmek, kraker, kuruyemiş vb)

  • Jenerator

  • Kalın, Kışlık temiz giyecek (termal don, kazak, pantolon, palto, hırka, kalın çorap, bere, eldiven, atkı);

  • Kışlık ayakkabı

  • Kışlık çocuk kıyafetleri ve çocuk ayakkabısı

  • İç çamaşırı (erkek, kadın, çocuk)

  • Kadın pedi

  • Bebek bezi

  • Bisküvi, çikolata gibi soğukta enerji verecek yüksek kalorili yiyecekler (Tahin pekmez veya tahin helvası gibi)

  • Kağıt havlu / tuvalet kağıdı / islak mendil / antiseptik el temizleme malzemeleri

  • Sağlık ve Ecza malzemeleri (sargi bezi, yara bandı, tenturdiyot, oksijenli su v.b.)

  • Oyuncak

  • Muzik Çalar / Radyo






  • - Özellikle belirtmek isterim ki, göçük, enkaz haberlerini lütfen sosyal medyadan paylaşmak yerine Van Kriz Masası'nı arayın. Öteki türlü yaptığınızda haberi gören 5 kişi arasa haber vermek için bu en az 5 dakika telefonların meşgul edilmesi demek. Yapmayalım lütfen. 




    - Evsiz kalan aileleri sorun çözülene kadar evinizde misafir edebilirsiniz. 0212 455 56 75 ve 0212 455 56 84  bu numarayı aradım, 1 dakikada kaydımı aldılar. 




    - Mama, Hijyenik Ped, Bebek Bezi, Isıtıcı, Su vs, ihtiyaç olan ne varsa üreten firmaları arayıp, mail atıp Van'a yardım göndermeleri konusunda ısrar edebiliriz. 




    - Direk Van'dan birilerine ulaşmak için: 







    * Kriz Masasi Tel:  0-432-214-83-81


    * Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tel: 0 432 217 76 00


    * Ercis Sosyal Yardimlasma ve Dayanisma vakfi  Tel: 0-432-351-59-06


    * Enkaz Altinda Kalanlar Icin Yardim Tel: 0505 869 59 59


    * Van Kadın Derneği Tel: 0432 214 45 87





    - Diğer telefonlar: 


    * İHD: 0 554 652 27 02 ve 0 539 582 71 41.


    * Şişli Belediyesi: (0212 288 75 76) Mavi Masa ile yarın sabah bir yardım daha çıkaracak.


    * Pendik Belediyesi: 444 76 35


    * Ankara İL Afet ve Acil Yardım Müdürlüğü: 0 312 252 59 79 - 0 312 252 59 80


    * Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Cebeci Kampüsü : 05385492601


    Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi: 05464477373


    Sağlık Bilimleri Fakültesi. : 05434402636


    Ziraat Fakültesi: 05464668213


    * ODTÜ: 05532238667


    * Hacettepe Üniversitesi: 05546684209


    * Gazi Üniversitesi: 05343247562


    * İzmir Bornova Belediyesi - 0 232 388 29 64


    * Best Van Tur: 444 00 65


    * Van Gölü Turizm: 444 65 65 (EKN)




    Read more »

    20 Ekim 2011 Perşembe

    Ölmek, Öldürmek ne kolay...

    Dün bir alışveriş merkezindeydim "24 şehit" alt yazısını gördüğümde. Başımdan aşağı kaynar sular boşaldı. Bütün gün yüreğim sıkışık dolandım. Onca acıyı, onca ailenin yaşadıklarını tahayyül bile edemedim. Bunları söylemem lazım, üzüldüğümü söylemem lazım çünkü "faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir."* Çünkü önce terörü lanetleyip, ölenlere üzüldüğünü söylemeni emreder faşizanlar senin söylediğinin hükmü olsun diye, seni de terörist ilan etmemek için.Onlardan farklı düşündüğün için, "Kan istiyoruz." diye bağırmadığın için...



    Anlaşılmaz konuşuyorum farkındayım. Karmakarışık anlatıyorum. Çünkü zihnim karmakarışık, beynim yarı donuk, yarı çorba. Çünkü dünden beri her yerde "İntikam", "Öldürün", "Asın" çığlıkları görmekten ambale olmuş durumdayım. Ekşi Sözlük'te Kürtlerden alışveriş etmeyin diye başlık açabilecek şuursuzlar olduğunu gördüm. Facebook'ta "Atatürk "Menemen'i yakın" dedi, Atatürk'üz özledik." yazabilen ve fakat Menemen'de neler olduğundan bile habersiz olduğunu düşündüğüm bir sürü şuursuz gördüm. Menemen'de olaylar bittiğinde sadece olan bitene engel olmadığı için tüm yöreyi yok etmek istemeyi doğru bulanlar, İnönü engel olunca da kötünün iyisi onlarca kişiyi asmayı, isyancıların zorla ip aldığı yahudiyi bile asmayı doğru bulacaklardır gerçi detayları bilseler de... Zira vicdanları, gözleri, beyinleri çalışmıyor binlerce insanın. Nurturia'da Yıldırım Türker'in "Barışı ancak Kürtler ve Türkler birlikte getirir." yazısına katıldığım için, "İlle de barış" dediğim için ne vatan hainliğim ne alçaklığım ne orospu çocukluğum kaldı. Bir tanesi mesajla "Bütün kürtler katildir." derken, bir diğeri "Bütün doğuyu havaya uçurmak lazım." diyordu. Bir başkası "Önce Türküm de, Ne mutlu Türküm Diyene" diyemiyorsan konuşma" diyordu. "Kürtler virüs gibi, onlarca ürüyorlar.", "Biz hastane, okul veriyoruz, onların yaptığına bak" diyordu lütfetmişler gibi... "Sen ne cesaretle bunları söylüyorsun?" diyordu başkası. Doğru, bizim hep korkmamız gerekiyordu çoğunluktan.Toplu akıl tutulması bu denli korkunç bir şeydi ve insanı dehşete düşürüyordu.



    "Bunca insan ölmüşken nasıl barış dersiniz?" diyordu biri, sanırım barış ne demek bilmiyordu çoğu gibi çünkü ne zaman barış desek "Apo'yla mı kucaklaşacağız?" diyenler pek boldu. Bir başka trajikomiği "Bugün barış deme günü değil, bugün ağlama günü" diyordu. Barış demedikçe ağlamayı bitiremeyeceğimizi anlamayarak.



    Benim beynim Aze'nin bulamacı gibi. İnsanlar nasıl olur da bu kadar kolay "ölsünler, öldürsünler" diyebiliyor, insanlar nasıl oluyor da kendilerine öğretilen kalıplardan, ezberlerden azade birazcık ama birazcık düşünmeyi başaramıyor? Bu kanın durması için ancak ve ancak konuşmamız gerektiğini, dinlememiz gerektiğini, bugüne kadar sürekli "Kana kan" dendiğini ve bunun hiçbir şeyi çözmediğini... Hep garibanların öldüğünü, bu işte bir yanlışlık olduğunu, birilerinin birilerini kullandığını...



    Ben her ölüme içime bıçak batmışçasına üzülüyorum. Bunu söylemek zorundayım ki faşizmin beni terörist ilan etmesi zorlaşsın. Onun ne yaptığı beni terörist ilan ettiği beni ilgilendirmez ya, onun yanındaki onun kadar kalbi taşlaşmamış olan da maalesef bu referansı istediğinden önce bunu söylemeliyim. Acının terazisi olmaz ya Allah sizi inandırsın üzülüyorum! Ve buna rağmen TEK YOL BARIŞ! diyorum. "Susturun silahlarınızı yoksa bu kan hepimizi boğacak!"*





    * Roland Barthes

    * Birgün gazetesi manşeyi
    Read more »

    17 Ekim 2011 Pazartesi

    Geldik

    Epeydir düzenli yazmıyorum bloga. Minik minik duyurular, haberler vs ile yetiniyorum. Bahardan beri hayatımız sürekli değişti. Kötü değişim değildi hiçbiri. Değişimleri severim. Ama bir rutin ve düzeni engelledi sürekli değişimler. 1 kere taşınma, 1 dönemsel iş, 5 kez şehir dışı, 1 kez daha taşınma, Savaş'ın iş değiştirmesi, Biri İnternet'in beceriksizlikleri ve internetsizlik, TTNet'e maalesef dönüş, Savaş'ın işten çıkması derken yerleşik yaşamı oturtamadık bir türlü. Bu oturtamamak blogu geciktirmek gibi küçük şeyler dışında bir sıkıntıya yol açmadı hiç, yersizlik yurtsuzluk, göçebelik halini de severiz biz aslında ama bebek olunca yerleşikliği, rutini daha çok arar olduk.



    Ama bugün farkettim ki ben aslında her zorluğa rağmen çok daha önce bir şeyler yazabilirmişim. Beni durduran şey sınırlı internet, zaman zaman internetsizlik değil gitgide biriken anlatılacak şeyleri toparlamaya üşenmek, nereden başlayacağını bilememek falanmış. Ayların fotoğrafları Savaş'ın laptopta. Oradan al, benim emektara taşı, foto seç, yükle de eksta yük! "Yaz ne istersen, fotoğrafsız yaz  yahu" der demez kendi kendime hop burada bulverdim işte kendimi. O yüzden kaç zamandır düşündüğüm gibi, son bıraktığım yerden başlayıp, şu oldu bu oldu diye anlatmayacağım. Biliyorum çok kere "oo anlatacak çok şey var gelince anlatacağım." dedim ama bunu yapmayı beklersem daha çok bekleyecek bu  blog gibi geliyor bana. O yüzden kronolojik olmayacak aklıma gelenler geçecek sadece.



    Buralara gelmeyeli Aze Çınar  14 aylık ve 12 kilo oldu. Takır takır koşuyor, laf anlıyor, düştü, gel, git, al, ver, anne, baba, dede, bulun (balon), mama, bitti, aç gibi kelimeleri söylüyor. Söylenen bir çok şeyi anlıyor. mesela kumandayı şuna götür dediğimizde evdeki 5-6 kişi içinde kimi demişsek ona götürüyor. "Uyandıysan, daha fazla uyumayacaksan emziğini çıkar" dediğimde emziğini çıkarıyordu, son günlerde ise geliştirip, uyumuyorsak napıyoruz? diye soruyorum hop atıyor ağzından emziği. Uykusu geldiğinde bazen elimizden tutup yatağa götürüyor bizi. Hangimizi seçmişse geride kalana el sallıyor. Geçenlerde Mumu (Mustafa Murat) bizde kaldı. Ahu bir seminere gitti. Baya bir süre oyuncak kapıştılar yerde. bir süre sonra Mumu ağlamaklı olunca "Ama kızım Mumu'nun annesi burada değil bak yazık, üzülmesin." der demez elindekini uzattı Mumu'ya kuzum.



    Her şeyi yiyor. Bazen bazı şeyleri istemiyor ve çok net belli ediyor. Çok güzel sarılıyor, öpüyor. İnsanları tanıyor. Kişisine göre tepki veriyor. Genel itibariyle sıcakkanlı ve güleç. Tüm geçtiğimiz süreçte anne-bebek grubumuzla görüşmelerimiz sıklıkla devam etti. Eylemlere gitti. Bol bol babanneye gitti. Annaneye gitti. Sokakta bol bol oynadı. Kedi ve köpeklere aşık oldu. Köpek deyince "Hov" , kedi deyince "maaağv" diyor. Yatak gibi yumuşak yerlerde de ayağa kalkıp dik durabilmeye başladı. Yapınca da kendini alkışlıyor.



    Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Hep birlikte karşıya geçmek üzereyiz. Hızlıca ilk aklıma gelenleri yazmak istedim ki artık başlamış olayım şu bloga. Devamı gelecek.



    Öperiz hepinizi.
    Read more »

    11 Ekim 2011 Salı

    Fotoğraf Yarışması

    Evet bu sefer geldik. Hem de 6 ay öncesi gibi. Sınırsız internetimiz ve yoğun mesaimizle. İlk olarak bir fotoğraf yarışmasından bahsedeceğim. Buralarda yokken neler yaptığımız önümüzdeki günlere. Hem Savaş da bu aralar bol bol yazacak.





    Yarışmaya gelince. Hotpoint-Ariston bir fotoğraf yarışması düzenliyor. Aile portreleri ile katılabileceğiniz bu yarışmanın kazanını ünlü fotoğrafçı Steve Mccurry'nin çekeceği bir aile fotoğrafı bekliyor. 





    Biz de katıldık. Bize oy vermek için aşağıdaki fotoğrafa tıkladığınızda açılan linke gidebilirsiniz. Pek çok pek çok seviniriz. 











    Edit: Linki yayınladıktan sonra farkettim ki yarışmaya son başvuru dünmüş. Sanki bekleyip, bitince yazmışım gibi... Valla yok, internetimize daha dün gece kavuşabildik :(((


    Read more »

    3 Ekim 2011 Pazartesi

    Hala gelmedik ve fakat bu mühim: Anne Dostu Platform

    Neye gelmedin arkadaş, evindesin, görülüyor ki internet de var, e daha ne, allahtan belanı mı istiyorsun demeyin lütfen. Ayıp. Şurada sevgilim ve kızımla başbaşa süper tatil yaşıyoruz az daha durun bak şahane geleceğim (Hohoyt).





     Ve başlıkta dediğim mühim şeye gelince; Bir kısmınız biliyordur, Emzirme Reformu adında bir sivil toplum hareketi mevcut. Ben de dahil bir çok gönülü arkadaş, anne sütünün yaygınlaştırılması, iş yerlerinde annelerin hayatlarını kolaylaştıran düzenlemeler yapılması, süt izinlerinin daha makul ayarlanması taleplerini yaygınlaştırmaya, uygulama geçirmeye çabalıyoruz. İşte o emzirme reformu genişledi ve aşağıya kopyaladığım sebeplerle Anne Dostu Toplum Platformuna dönüşmek üzere. Manifestosunu yazarken de blog dünyasının desteğini alarak, ulaşabildiğimiz tüm annelerin de fikrini almak niyetinde. Bu yüzden aşağıdaki soruları blogunuzda ya da alttaki yorum kısmında cevaplarsanız çok sevineceğiz. Sobeyi başlatan Blogcu Anne'nin yer verdiği, hareketin metnini şu linkte okuyabilirsiniz.





    Gelelim sorulara:







    1. “Anne Dostu Toplum”dan ne anlıyorsunuz? Birkaç cümle ile tanımlar mısınız?

    2. Türk toplumunun “Anne Dostu” bir toplum olduğunu düşünüyor musunuz?

    3. Toplumsal hayatta annelerin karşılaştığı en büyük üç zorluk sizce nedir?

    4. “Anne Dostu İş Yeri” deyince aklınıza gelen ilk üç kriteri paylaşır mısınız?

    5. Çalışan annelerin yaşadığı en önemli üç sorun size göre nedir?

    6. Elinize bir sihirli değnek verilse, iş ya da günlük hayatınızda yaşadığınız hangi sorunu/engeli değiştirmek isterdiniz?

    Ve benim cevaplarıma: 


    1- Anne Dostu Toplumdan anladığım, kısaca söz konusu toplumun her şeyden önce kadınların anne oldukları için cezalandırılmadıkları bir toplum. Çalışma hayatlarını bırakmak zorunda olmadıkları, ama çalıştıkları için de bebeklerine süt vermekten vazgeçmedikleri, süt sağmanın işkenceye dönüştürülmediği, annenin hayatını kolaylaştırmak için gereken her tür desteğin, eğitimin devlet tarafından verildiği bir yer oluşudur. 


    2- Türkiye'lilerin değil anne dostu olması aksine anne düşmanı olduğunu düşünüyorum. Anne kutsaldır ve çocuğu onun her şeyidir masalıyla, kadını bebeğin esas bakıcısı kılıp, babayı soyutlayarak kadının tüm hayatını paramparça ediyorlar.  Mahalle baskısı en ufak bir yakınmayı bile duygusal linçle karşılayıp, annenin mükemmel olmaya çalışıp, bebeği için işinden, hobilerinden, arkadaşlarından vazgeçmesiyle sonlanıyor. Kadının kendi annesinden iş yerlerine, devlete kadar geniş bir yelpaze, kadını evde atıl kalan, üretmeyen, ayakları üzerinde duramayan hale getirmek için elinden geleni yapıyor. 


    3-   1- İş yerlerindeki yetersiz izin düzenlemeleri ve yetersiz sağma koşulları
           2- Karşılaşacağı sorunlara hazırlıksız olup yeterince bilgilenmemiş olmanın hormonlarla birleşip yarattığı psikolojiye, çevreden gelen empatisizlik, baskı, birbirinden farklı "en doğru benimki tavsiyeleri.
          3- Çalıştıklarında bebeklerini emanet edecekleri kişi-kurum sorunu. Devlet - İş yeri kreşlerinin eksikliği


    4-  Biraz fazla olacak benimkiler: 


    1- Hamilelik ve doğum sonrası izinlerin anne-bebek sağlığı ve psikolojisi gözetilerek en az 1 yıl ücretli olarak düzenleyen
          2- İşe alış ve maaş kriterlerini annelik-anne olma potansiyeli üzerinden yapmayan, tüm çalışanlarına eşit şartlar, imkanlar sunan
         3- Sağma için uygun odalar sağlayıp, anneleri süt sağdıkları için suçlu hissettirmeyen, baskı yapmayan,
         4- Çalışma saatlerini, mesai saatlerini annenin koşullarına göre esnetebilen,
         5- Kreşi olan


    5- 4. Sorunun yanıtındaki şartların gerçekleşmiyor oluşu en büyük sıkıntıları bence.


    6- Elimde sihirli değnek olsa emzirme işini sorunsuz yaşayabileceğim bir hal yaratırdım. Şu anki tecrübemle geçmişe dönüp sonra hamileliğimi de doğum sonrasını da baştan yaşamamı sağlardım. Bilinç çok önemli ve maalesef bizde bilinç yerine şehir efsaneleri ve afaki "annelik muhteşem şey" gazlamaları ile korkunç bir döneme giriyoruz bizi ne beklediğini bilmeden. O kocaman sorumlulukla karşılaştığımızda ise tecrübe ve bilinç eksikliği fena çarpıyor insanı. 




    Dediğim gibi ne çok kişi yazarsa o kadar çok seviniriz ama ben yine de özellikle Doruk'un annesi Özlem'i, Deniz'in annesi Başak'ı, Atilla'nın annesi Duygu'yu, Çınar ve Güneş'in annesi Ebrar'ı ve Ekoaanne Esra'yı sobelemek istiyorum. 
    Read more »

    21 Eylül 2011 Çarşamba

    Daha gelmedik...

    Sevgili blog sakinleri, yok taşınmaydı yok biri adsl'in bir ay boyunca bir türlü adsl nakli yapamamasıydı yok gezentilikti derken uzuuun süredir görüşemiyoruz. Naber?

    Sanmayın ki şu an yazıyorum diye geldik, normal rutinimize döndük. Bu yıl iyi tatil yaptı bize. Leyleği havada görmüş olmalıyız ki süper gezdik söylemesi ayıp. Yarın da yarı memleket Altınoluk yollarındayız, kıskanmaca yok. Yediğimiz içtiğimiz bizim olacak, gördüğümüzü size anlatacağız söz. Şimdilik uslu uslu kalın, güzel kalın, olay çıkartmayın, sağa sola bulaşmayın. Yok yok sola bulaşın.



    Sizlere şahana bir fotoyla veda etmemek olmaz. Bu vesileyle de fotoda gözüken şahane Ada kızımızın da maalesef burada olamadığımız için katılamayacağımız doğum gününü kutlamış olalım. Sevdikleriyle hep mutlu ve sağlıklı bir ömür sürsün sevgili Ada.



    Read more »

    25 Ağustos 2011 Perşembe

    Kucağa Alıştırma

    Aze Çınar'ın doğum sürecinde öğrendiğim bilgilerin en başında bebeklerin aslında evrim vsden üç ay erken doğduğu (Harvey Karpp) bu yüzden ilk üç ay olgunlaşmamış vücut sebebiyle yoğun gaz sıkıntısı çektikleri oldu. Bu sebepten de ilk 3 ay bebek kendini ne kadar anne karnında hissederse o kadar mutlu olurmuş. Yıllardır uygulanan kundağın da sebebini bilmeden aslında bebeğin en rahat ettiği pozisyon olduğundan uygulandığını tahmin edebiliyoruz. Aynı şekilde bebeğe söylenen "şşşşşş şşşşşşşş" sesi de bebeğin anne rahmindeki ortamında duyduğu su sesine benzerliği sebebiyle bebeği sakinleştiriyormuş.



    Gel gör ki hangi tecrübe aktarımındandır bilinmez ta hamilelikten itibaren her denk gelen; "Aman dikkat edin kucağa alıştırmayın, çok sıkıntı çekersiniz." diyordu. Yenidoğan sahibi olmanın sıkıntı çektirmeyen yanı zaten yoktu fakat sıkıntı çekeriz diye bebeği yeni geldiği bol gürültülü bol ışıklı bir yerde, kendini en rahat hissedeceği yerden uzakta tutmak bize pek adil gelmedi.



    Kucakla ilgili bizi en ikna eden şey Karpp'ın şuna yakın sözleri oldu: "Bebek doğduğunda kucağınızda tutmanız onu kucağa alıştırmaz. Tam tersi! Dünyaya gelmeden evvel 7/24 kucağınızda olan bebeği, azaltarak kucaktan vazgeçiriyorsunuzdur. Uyanık olduğu tüm anlarda bebek kucağınızda bile olsa, hamileykenki kadar çok olamaz. Dolayısıyla yaptığınız alıştırmak değil azaltmaktır ne kadar çok kucaklarsanız kucaklayın."



    Bir başka pek çok doktor ve kitaptan duyduğumuz bilgi ise "İlk üç ay bebek hiçbir alışkanlık kazanmaz." idi. Bu yüzden uyku eğitimine de 4. ay başladık, kucağa alışıyor mu alışmıyor mu diye de hiç düşünmedik. Dünyaya güven duyarak, aylarca içinde olduğu kişinin kokusunu alıp, kalp atışını duyarak alışsın istedik.



    Bizim Aze'yi kundaklama girişimlerimiz Aze'nin kundağı dağıtıp fırlatmasıyla son bulduysa da evde dışarıda bol bol slingleyerek anne karnı ihtiyacını bol bol gidermiş olduk. Savaş evdeyse kolunda, kucağında taşıdı, ben de ya göğsümde, ya slingle tamamen sarılı halde. Aze'nin gaz sıkıntısı da diğer bebelere göre epey azdı. Ki bunu da slinge bağlıyorum. Sonrasındaysa kucağa alışık bir bebek olmadı. Bebek arabasından kalkmadan saatlerce yol aldı. Orada uyudu, oynadı, etrafını izledi, asla ama asla kucak istemedi. Evdeyken ise oyun halısında, ana kucağında yine saatlerce vakit geçirdi kucak istemeden.



    Yine iddia edildiği gibi "Kucağa alıştırırsan yabani olur, anne babadan başkasına gitmez" tezini de çürüttü Aze Çınar ve sıcakkanlı, herkesin kucağında duran, annesi babası olmadan başkalarıyla saatlerce zaman geçiren bir bebek oldu.



    Sözün özü; Özellikle ilk 3 ay kucak, sling, kundak bebekler için çok faydalı, bebeğe kendini çok iyi hissettiren şeyler. Sağda solda duyduğunuz şeylere inanmayın, sarın bebeğinizi vücudunuza bol bol gezin. 9 ay taşıdınız karnınızda bir üç ay daha taşırsınız evelallah. Hem bu sefer nöbet değişimi yapacak baba da var yanınızda :)
    Read more »

    24 Ağustos 2011 Çarşamba

    Çocuk mu Aileden çıkar Aile mi Çocuktan?

    Hamile olduğumu öğrendiğimin ikinci haftası Gökay bizdeyken haliyle bebekten konuşuyorduk. Bebeğin büyüyünce hangi okulu okursa rahat edeceğini! Rahat etmek derken pek bildiğiniz annelerden teyzelerden olmadığımız için iyi eğitimler alıp şahane üniversiteler kazanmasını değil, hem sınav işinden uzak kalıp hem de bir mesleğinin olabileceği, daha daha da önemlisi sağlam karakterli olmasında etkili olabilecek bir okul...



    Mesela küçükten spor ya da müzikle ilgilense, yeteneği de çıkarsa, spor, müzik okuyup istemediği fizikle, coğrafya muhattap olmasa.... Ya da kimyaya meyli varsa Karahanlılarla hiç işi olmasa... gibi hayali hayali şeyler. Ama esas şuydu konumuz; devlet lisesi olursa şöyle olur, özel okul olursa böyle olur, Anadolu Lisesi olursa bilmem ne oluru detaylandırarak okunan lisenin karakterine etkisini konuşuyorduk. Doğmamış bebeğe don biçmek işinin elli level falan ilerisindeydik yani. Annelik ufaktan sıyırmanın başlangıcıdır da çünkü.



    Başka başka arkadaşlarla onlarca konuşmamızda ise şu minvalde yüzlerce cümle geçmiştir herhalde:



    "Uyuması için ağlatırsan içine kapalı olur, umursanmamayı içselleştirir."

    "Gerekirse ağlatmayıp, bir disipline sokmazsan uykusunu çocuk ileride de sınırsız olur, çocuklar için sınır gereklidir."

    "Çocuğun yanında kavga edersen psikolojisini tahrip eder."

    "Çocuğa para eğitimi vermek gerekir ki gerçek hayatta işlerin nasıl yürüdüğünü bilsin ve ona göre hareket etsin."

    "Çocuğu mümkün mertebe para ile tanıştırmamak gerekir ki ticari ilişkilerle kirlenmesin."

    "Çevresinde dayanışmayı, paylaşımı görsün ki o da öyle öğrensin."

    "Kitap olsun evde bol bol okunurken görsün, sevsin, alışsın."

    "Hemen hayır denmeden kendisini ifade etmesine izin ver ki, büyüdüğünde de kendini ifade etmekten çekinmesin. Hayır'ı duyar duymaz sinmesin."

    "Sınırlarını çiz ama kişilik kazanmasına da izin ver, onun da dediği olsun ki birey olabilsin."

    "Montessori Eğitimi çok mantıklı, bu eğitimle büyüyen çocuklar özgüvenli bireyler oluyorlar."

    "Çok kısıtlama, hayal gücüne ve zihnine özgürlük ver ki sorgulayan, hemen kabul etmeyen bir beyni olsun"...



    Daha neler neler... Kimisi birini doğru bulur, kimisi diğerini kimisiyse bunlardan çok başkasını.. Fakat genelde ebeveynlerde ortak kaygı büyüyünce ortaya çıkacak insan evladının aklını iyi kullanabilen, kendine güvenli, kendini ifade edebilen, sorgulayan, vicdanlı, kendisiyle barışık, iç huzuru olan biri olması. Ve yine genelde, bu tür kaygıları en çok hissedenlerin ortak noktası kendileriyle ve kendi ebeveynleriyle sıkıntıları olan insanlar olması. Kendi hayatlarına baktıklarında "Anne babam şöyle yapsaydı ben de şöyle olmazdım." cümlesini en çok kuranlar, çocuklarında aynı hatalara düşmemek için diğer ana babalardan daha çok kasıyorlar, neye dikkat etsek de, ne yapsak da hata yapmasak diye uğraşıp duruyorlar. En yakın örnek kendim.



    2005'ten beri pedagoji kitapları okuyorum. Mümkün mertebe mutlu bir çocuğum olsun istiyorum. Okuduğu okul, mesleği, kazanacağı para umurumda değil (şimdilik durumum bu demekte fayda var. Mevzu çocuksa ilerleyen günlerde kim neye dönüşecek belli olmuyor çünkü), diller bilsin, sanat, spor şahane yapsın istemiyorum. Tek istediğim yukarıda da söylediğim gibi; kendiyle barışık, kendi ayakları üzerinde durabilen, iç huzuru olan bir insan olsun. Bir de vicdanlı olsun... Bunun için de kendimce çalışıp duruyorum. Okuyup araştırıyorum, kendimi zorluyorum kimi özelliklerimi değiştirmek için.



    Ve fakat gel gör ki çevremi izlediğimde okuduğum kitapların, mantığıma uyan yolların çoğu fosluyor! Hayattaki duruşunu, tek başına hayatla başetmesini, algısını çok beğendiğim ve "Aze benzese keşke" dediğim kadın arkadaşlarımdan üçünden birinin annesi bildiğin psikopat. Arkadaşımın tüm çocukluğunu zehir etmiş. Hala da devam ediyor. Baba ise sinik ve anneyi engellemeyi denememiş hiç.



    Yine çok beğendiğim, en çok da karşısındaki kim olursa olsun sorgulamadan asla kabul etmeyen, her duyduğu fikri süzerek karşılayan yanını beğendiğim evrensel bir bakış açısına sahip arkadaşım ise sanırım dünyanın en mutsuz insanı!! Bunca sorgulama, empati ve incelikli, bencil olmayan düşünmenin karşılığında insanların kötülüğü karşısında şaşkın ve mutsuz olmuş durumda. Anlayamıyor. Hakikaten insanların çelişkilerini, bencilliklerini, çıkar için dönebilen dolapları ve daha binlerce şeyi anlayamıyor ve mutsuzluktan yıkılıyor.



    Aynı klasmandaki şahane arkadaşım ise yatılı okulda okumuş!! Ki böyle tanıdığım bir kaç kişi daha var. Buyur bakalım. Yatılı okulların, aileden ayrı kalmaların çocuk üzerindeki onca olumsuz etkisini okuduktan sonra bir de sonucunda şahaneliğinden bir şey kaybetmemiş örneğe gel... Bir de benim de "Evet çocuk yetiştirirken böyle böyle yapmak lazım" dediğim metodları uygulayıp da şımarık birer canavar yetiştirmiş aileler var. Yani bu işin formulasyonu kesinlikle yok gibi.





    Akrabalarımızın çocukları var. Her tür kitaptan, makaleden öte benim için ennn gerçek örnekler. İki kız çocuğu, büyüğü ziraat mühendisliği okuyor çok uzak bir ilde, küçüğü şu an Anadolu Lise'sinde. Çok olgunlar, çok kendilerine güvenli, cin gibiler. Kendi ayakları üzerinde durmaya çok erken başladılar. Lisede yazları çalışmaya başladılar. Üniversitede okuyan bayram tatilinde şehre geldiğinde bile çalışıyor mağazalarda. Minik bir kardeşleri oldu, yaşlarının gerçekten hakkını vererek, olgunlukla sorumluluklarını taşıyorlar kardeşlerine karşı. Yaş grubuna göre oyuncak alımından, kıyafet alımına, gezdirmeye kadar.... Dünyaya karşı tepkisiz değiller. Yaşamlarına sahip çıkıp, kendilerini ilgilendiren konularda ses çıkarıyorlar. Protesto gösterilerine de katılıyorlar, yazı da yazıyorlar. Uzatmayayım, aklımda canlanan, yukarıda anlattığım genç profili işte. Ve anne babalarının okuyup araştırıp bir eğitim biçimi falan uyguladıkları yok. Çocuklarına birey gibi davranıp, onlardan da birey gibi davranmalarını bekliyorlar. Gerekirse kendi harçlıklarını da kazanmalarını, dershaneye gidemiyorlarsa oturup kendilerinin çalışmalarını...



    Biz yeni çoğunluk ise çocukları incitmemek ve her kolaylığı sağlamak üzerine kuruyoruz hayatlarını genelde. "Büyüdüğünde çalışacak bolca şimdi ne işi var?"dan, tüm maddi şartları zorlayıp "Dershaneye gitsin ki sınavda şansı artsın"a kadar çocukları kolaycılığa alıştıracak onca şey yapıyoruz. Ah canım vah gülüm bilmem ne derken ortada hayatın, kendinin ve dünyanın zerre sorumluluğunu alamamış boy boy  Reşat Çalışlar'lar yetiştiriyoruz.(Allah muhafaza)



    Aslında bu yazının özü şu ki kitaplar, makaleler, gerçek hayatla çok az alakalı. Bir psikopatın şahane bir çocuğu olabiliyorken aklı başında iyi bir insanın çocuğu sorumsuzun önde gideni olabiliyor. Öyle hissediyorum ki en önemli gerçek çocuğu "bir şey" yapmaya çalışmamak. Eğer anne baba kendi yaşamında çocuktan beklediği özelliklerle varsa, öyle yaşıyorsa çocuk zaten en çok görerek öğreniyor ve şekilleniyor. Tüm yazı boyunca yaptığım gibi çocuğu çok narin bir hamurmuş da biz kibar kibar istediğimiz şekli verebilirmişiz gibi kabul etmemek gerek. Ve yine önemli bulduğum başka bir yan ise berbat ötesi bir yer olan gerçek hayat yokmuş gibi, cam fanusta yetiştirmeyip, günü gelip o hayatla karşılaştığında hazırlıklı ve güçlü olmasına izin vermek.



    Yıllar önce Haşmet Babaoğlu köşesinde Ray Charles filmiyle ilgili yazmıştı. "Ray Charles Türk olsa Ray Charles olamazdı." demişti. Hatırladığım kadarıyla "Filmde küçük yaşta gözleri işlevini kaybetmeye başladığı zamanda bir gün mutfakta kendine sandviç hazırlıyor Ray Charles. Annesi de mutfakta oturuyor. Küçük Ray elini kesiyor. Annesi irkiliyor, gözleri yaşarıyor ama kalkmıyor yerinden. Ray elini de kendi sarıyor, sandviçini de kendi hazırlıyor. Kendi kendine yetmeyi öğreniyor, sonunda da Ray Charles oluyor zaten. Türkiyede olsaydı ise annesi hemen koşar "Oğlum sen dur napıyorsun, otur ben sana hazırlarım." deyip bıçağı elinden alır, bir ömür de ihtiyacı olan her şeyi karşılar, kendine bağımlı birini oluştururdu." gibi bir çıkarıma varmıştı ki kesinlikle katıldığım...



    Bu hikayedeki gibi çocuğumuza iyilik yaptığımızı sandığımız ama uzun vadede zararına olan o kadar çok şey var ki... İşte bunların tam olarak ne olduğunu bilemiyor olmak beni çok korkutuyor. Geçtim şahane şeyler yapmayı, uzun vadede kızıma zarar verecek bir davranışta bulunmayayım, çocuğundan başka bir şeyi olmayıp da sıkı sıkı yapışıp boğan, her lafı, her işi çocuğu olan, "istediğim gibi ol" annelerinden olmayayım bana yeter.





    Read more »

    23 Ağustos 2011 Salı

    Aze'nin Doğumundan Bugüne Sık Kullandığım Faydalı Hedeler

    Geçenlerde doğum yapan Seçil ile yazışırken baya bir liste çıkmıştı ortaya. Maileştiğim başka hamileler de benzeri sorular sorunca benim kullandığım ve çok işime yarayan şeyleri yazayım dedim. Daha önce hamileden hamileye tavsiyeler başlığında tavsiyeleri yazmıştım. Bunlar da alet edevatlar:



    - Ana Kucağı; dediğim şey şu . Benim hayatımı kurtardı.Aze içinde çok rahat ediyordu. O onun içinde sallanırken, bazen uyuklarken kitap bile okudum. Çok tavsiye ediyorum.



    - Süt Sağma Makinası -  Ameda kullandım ben. Daha doğrusu, manuel pompa, medela pompa'nın ardından en memnun kalıp, uzun süreli kullandığım o oldu. Sağma makinası enteresan bir cihaz. İhtiyaç duyup duymayacağınız hiç belli değil. Doğumdan sonra bebeğin, memelerin, sütün durumuna ve çalışma ihtimaline bağlı. Detaylı olarak şu linkte anlatmıştım.



    - Sırt Çantası: Koccaman bir çanta gerek bebeden sonra. Kıyafetler, bezler, biberonlar, mamalar, sular, oyuncaklar, battaniyeler derken valizimsi bir şeyler kullanmak gerekiyor. Zilyon tane anne-bebe çantası adı verilen şey satılıyor. Ben ömür boyu kullandığım çantalardan tercih ettim ve şöyle bir tane aldım. Herhangi bir bebe çantasından çok daha işimi görüyor benim.



    - Sling: Kendisine özel yazılar yazdım, maniler düzdüm, şarkılar yazdım! Bebeğimi en rahat, en kucak kucağa taşıma yöntemimdi. Çoook memnundum çok. Herkese çok tavsiye ederim. Ben wrap slingte rahat ettim.



    - Eldivenli tulum: Bebeler eldivenleri çıkarıp attığı için kendinden açıp kapamalı tulumlar bizi çok rahat ettirdi. Bebelerin elinde eldivenin sürekli olmaması, dokunarak etrafı keşfetmeleri de önerildiğinden gündüz açtık eldivenleri, gece kendini çizmesin diye kapadık. Atmayı beceremedi. Süper oldu. Tulum ve bodylerde Mothercare çoklu paketlerini tek geçerim. Hem uygun fiyat hem kaliteli ve fonksiyonel.



    - Oyun Halısı: Bebeklerin ilgisini çektiği kesin. Uzanıp dokunmaya çalışıyorlar. Renklere gözleri alışıyor. Yüzüstü durmak sıkıcı gelmiyor. Aze seviyordu. Onlarla oynarken ben dinlenebiliyordum.



    - Nuby Biberon: Göğüse benzediği için bebeklerin emmeyi bırakma ihtimalini azaltıyor bu biberon.  Elastik olduğu için gaz yapmıyor, tutuşu bebeğin hoşuna gidiyor. Hala kullanıyoruz memnuniyetle.



    - Nuk emzik: Emzik işini önemsedik biz. Kullansın ki emme güdüsü tatmin olsun dedik. Çünkü beni emmiyordu. Ama suyunu da çıkarmaması için sadece uykuya hazırlık aşamasında verdik, uyurken emdi. Gündüz herhangi bir anda kullanmıyor hala. Nuk emzik kullandık ilk andan beri. Hala da öyle gidiyoruz.



    - Park yatak - Yatak: İlk 6 ay bizim yatağın yanında yattı Aze Çınar. Park Yatakta. Rahattı, oyun aletleri, yüksekliği, müziği, titreşimi falan epey işimize yaradı. Oyun parkı olarak kullanmadık hiç. Aze küçücük alanda rahat etmez gibi geldi.

    Karyolada ise sallanan, parmaklığı inen vs bir şey aldığınızda çok dikkat etmeniz gerekiyor. Bizimki epey laçka çıktı mesela. Sallamaya kalktığınızda dağılacak gibi oluyor, parmaklıkları Aze sallamaya başladığında dökülmeye başladı. Savaş yukarıdan aşağıya sıkıca bağladı da Aze'nin firar ihtimali ortadan kalktı. Sade bir karyola en iyisiymiş.

    Aze ilk doğduğunda gündüzleri odasında geceleri yanımızda yatırıyorduk. Bu onun gece-gündüz ayrımı yapmasına da yaradı diye düşünüyorum.



    - Ergo Baby: Aze slinge sığmaz hale gelince, benim bele ağrılar girince Savaş taşısın diye aldık Ergo'yu. Aze rahat, Savaş rahat, sırtta taşıyınca ben bile idare edebiliyorum.



    - Tracy Hogg Bebek Bakım Sorunlarına Mucizevi Çözümler: Ahanda bu kitap hakkaten mucize bir kitap. ŞU linkte detaylı yazdığım Aze Çınar'a kendi kendine uyumayı öğretme şekli Tracy ablamıza ait. Ayrıca EASY dediği (bunu yazacaktım hala yazmadım) yöntem hayatımızı yine acayip kolaylaştıran bir şey oldu. Aze süper bir rutine sahip oldu. Hala da ne zaman kaka yapacağı bile bellidir çoklukla.



    - Harvey Karpp: Tracy kadar olmasa da önerileri çok iyi geldi bize. "Bebeği kucağa alıştırma" denen şeyin aslında tersi olduğunu farkettirdi. (Bebek doğmadan 7/24 senin kucağındayken doğduktan sonra değil kucağa alıştırma tam tersi kucaktan vazgeçirme oluyor yaptığımız. O zaman mümkünse yavaş yavaş alıştıralım dünyaya. Bol bol kucakta olsun, ne kadar çok tutsan da eski alışkanlığı kadar tutamazsın.)



    - Yürüteç: Biz çok az kullandık. Arada bir günde 5 dakika falan. Aze eğleniyordu ama kullanım şekli falan bana "yanlış bir şey var" hissi verdi hep.



    - Hoppala: Aze seviyor. Ama saatlerce durmuyor. Oynuyor, zıplıyor, eğleniyor. Doyunca "beni kucağına al" hareketi yapıp çıkıyor içinden :))



    - Bebek Bezi: Prima Premium Care kullandık biz Aze 8 aylık falan olana dek. Hakikaten sıvı kakayı çekiyor, sızdırmıyor, pişik yapmıyor. Kimyasal bir kokusu var rahatsız eden, onun dışında hiç sorun yaşamadık. Şimdilerde Prima aktif bebek kullanıyoruz.



    - Islak mendil: İlk 6 ay hep pamuğu ılık suyla ıslatıp temizledik Aze'yi, yıkamadığımız zamanlar. 6 Aydan sonra Unibaby yenidoğan kullandık, kullanıyoruz hala. Alkol ve kimyasal oranı en düşük bez diyorlar onun için.



    - Oyuncak: İlk aylar ana kucağından, park yataktan sarkan minik hayvanlar vs dışında bizimle oynadı en çok. bez kitaplar da ilgisini çekti.



    Aklıma gelenler bunlar. Gelirse başkaca eklerim.





    Read more »

    22 Ağustos 2011 Pazartesi

    Mükemmel Anne olmak

    Neden anneliğin meslek yanı ile bir çocuğa canından can vermenin duygusal yanı birbiriyle aynıymış gibi gösteriliyor?



    Neden ben o mesleğin gerektirdiklerini çok sevmek, şahane yapmak ve hiç şikayet etmemek zorundayım?? Neden bunu yaptığımda sanki çocuğumdan şikayet ediyorum, onu sevmiyor, onu istemiyorum gibi davranılıyor?



    Neden mama hazırlamaktan, belli rutine sahip olmaktan, erken kalkmaktan, alt değiştirmekten, bebeği dışarı çıkarmaktan, emzirmekten, elini tutup gezdirmekten, uyku, ilaç saatini takip etmekten çok hoşlanıyormuş gibi, en azından bir şikayetim yokmuş gibi davranmak zorundayım?? Tüm bunlardan nefret ediyorum ve neden bundan utanmam gerekiyor? Neden açıkça söylemekten ve daha az anne bulunmaktan korkuyorum?



    Neden bebekten önceki alışkanlıklarımı hiç özlemiyormuşum gibi yapmam ve bebekten ayrıldığım her an "hiiiii çok özledim, vicdan azabı çekiyorum, bir an önce kavuşmayı diliyorum." demem gerekiyor? Neden "Ohhhh iki dakika beynim dinlendi, aa normal hayat ne ilginç?" demem çok ayıp??



    Neden konu annelik olunca herkes ama herkes, sokaktaki teyzeden mahallenin bakkalına kadar herkes her şeye karışma hakkına sahip oluyor? Emzirip emzirmediğimden, bebeğimi nasıl giydirdiğime, "aaaa bebeğini yalnız nasıl bırakırsın?"dan neyi yedirip yediremeyeceğime kadar her şeye nasıl karışabiliyorlar? Ve neden ben tepki gösterdiğimde "tuhaf" oluyorum?



    Ve neden en çok daha çok anlaması gereken diğer anneler sürekli kınıyor-yargılıyor-yerden yere vuruyor?



    -Ben de hamilelik yaşadım ama bunun/senin kadar naz niyaz yapmadım, yatmadım...

    - Biz de çocuk büyüttük ama bu kadar kapris, buldumcukluk yapmadık.

    - Aaaa sen çocuğuna televizyon mu seyrettiriyorsun? Bilmem kaç yıl oldu bizimki hiç izlemedi.

    - Aaaa demek sezaryen yaptın doğumu. Hımmmm. Ben bilmem kaç saat sancıyla normal doğum yaptım.

    - Aaaaa emzirmiyor musun? Ben 1,5 sene emzirdim.

    - Nasıl yani? Bebeğinden o kadar gün ayrı kalabiliyor musun? Ama yazık değil mi? Ben bir saniye ayrılamıyorum valla.

    - Aaa kendi kendine uyumuyor mu hala? Benimki aylardır yapıyor.

    ... Ve daha neler neler...



    Daha çok diğer anneler yapıyor bunu çünkü aslında hiçbirimizin kendimizi öldürsek beceremeyeceğimiz ama işte kendimizi öldürmeye çalıştığımız mükemmel anne olma yarışındayız hepimiz. Kendi başımıza ne kadar uğraşsak mükemmel olamayacağımıza göre en azından çevremizdeki tüm annelerden daha iyi olalım ve bunu da nasıl yaparız, onların açıklarını bulup onun ve herkesin gözüne sokmalıyız ki en azından o anneden iyi olalım.  Her annenin iyi yaptığı, kötü yaptığı, eksik yaptığı şeyler olduğu -insanız yahu- gerçeğini redderek sürekli en şahane, en yorulmayan, en fedakar, en şikayetsiz, en her şeyi doğru yapan, anne olmaya, olamadığımız yerde öyleymiş gibi yapmaya kasıyoruz. Neden? Çünkü bizi buna zorluyorlar. Koccaa bir toplum bizden bunu bekliyor.



    Toplum her adımımızı en detayına kadar belirliyor. Lohusalık süremizden, o süre içinde ne yapmamız gerektiğine kadar. Öyle ezberler yaratıyor ki doğum ertesi yeni duruma alışamamanız hormon artı toplum baskısıyla uzun sürdüğünden en yakınlarınız dahil olmak üzere sizin halinizi gören tüm koro başlıyor tek ses: "E ama lohusalık dediğin en fazla 40 gün sürer.", " Emredin komutanım! Madem öyle derhal rol yapmaya başlamalıyım. Kimse ağzını açıp aksini söylemediğine göre demek ki bende bir tuhaflık var. Çaktırmamalıyım. Zaten her haltı bir yanlış yapıyorum , bebeğime bakamıyorum, onu doyuramıyorum, hayatım alt üst oldu, kahrolayım en iyisi ben. Kahrolamıyorsam da her şey şahaneymiş gibi davranayım." Tebrikler nur topu gibi bir geleneksel stepford kadını sahibi oldunuz.



    Olsa olsa bir erkeğin işidir kadınların aklına bebek bakımının kadının işi olduğunu ve üstelik bunu mükkemmel yapmak zorunda olduğunu sokmak. Bununla uğraşsın da beni rahat bıraksın diyedir herhal. Her ne ise, doğduğumuzdan beri kafamıza sokulmaya çalışılan iyi anne; hiç şikayet etmeden, "Aman allahım annelik ne şahane şey" diye ortalıkta dolanandır. "İyi anne kendinden çok bebeğini düşünen, her şeyi mükemmel yapan, hiç şikayet etmeyen ve hatta yeri gelince kendini hiç düşünmeyendir", yargılarını kırmadığımız sürece, "Başka bir annelik mümkün arkadaş" demedikçe, bu acayip yarış içinde gerektiğinde en yakınındaki arkadaşına, kardeşine bile "Aaaa sen bıdı bıdı yapmıyor musun, halbuki ben...." li cümleler kurmaya devam eden, o "saçını süpürge etmek" deyimini aynen gerçekleştiren, hayatını yer bezi eden, içine atıp içine atıp kendini depresyonlarda bulan, mutsuz anneler olmaktan başka yolumuz kalmaz. Bunun en kötü yanı da yarın o çocuklar büyüdüğümüzde tümmm bu "fedakarlık"larımızın karşılığını istemeyi kendimizde hak görüp, "yemedim yedirdim..."li şahane cümleler kurmaya başlamamız olacak. Sözde bebeğimizi iyi yetiştirmeye, şahane annnelik etmeye çalışırken onun ergenliğini, gençliğini mahfedecek bela anneler olup çıkacağız, hazır mısınız?



    Ve sen sürekli yeni anneyi kendinle kıyaslayarak kendi şahaneliğini ispatlamaya çalışan anne. Seni affediyorum.  Sana dayatılan bu role itiraz edememiş, sen de altında kalmışsın. Mutsuzluğun o kadar derinde ki, kendine güvenin öyle az ki, ancak başkasını aşağı çekerek yukarı çıkmaya çabalıyorsun. Kasma bu kadar. Bırak diğer anneyi, kendine, kendi hayatına bir bak. Bir bak ki sen de mutlu ol, çocukların da mutlu olsun. Mükemmel olmak zorunda değilsin.



    Mükemmel olmak zorunda değiliz. Ki aslında bir bakın etrafınıza: Mükemmel anne diye bir şey yoktur!



    Ve ben kızımı dünyalar kadar çok seviyor fakat annelik mesleğinden nefret ediyorum. Üstüme çıkıp tepinmek serbesttir.







    Read more »

    19 Ağustos 2011 Cuma

    Gel keyfim Gel...

    Aze Çınar bugün babasıyla babannesine gitti. Ben hastalık artı tadilat artı kaç zamanın yorgunluğu ve gerilimi üzerine biraz yalnız kalabileyim ve dinleneyim diye. Bu sabah akşam Aze'nin gideceğinin bilgisi bile acayip huzurlu ve mutlu etmişti beni. Savaş tadilat için yeni eve gitmişti sabah ve akşama kadar hiç gerilmeden Azoçka ile oynaya, geze, uyuya kalka akşam ettik. Evet bir süre Aze'siz kalmak mutlu ediyor beni, hiç vicdan azabı da çekmiyorum. Bunu detaylı olarak yazacağım bir sonraki yazıda.





    Şimdiden bebeksiz olarak arkadaşlarımla görüşüp, sonra bir cafeye gidip kahvemi içip kitap okuyup, tek başıma yemek yiyip üstüne ayak masajı bile yaptırdım! Eve dönerken bebek arabasını sürmüyor olmak enteresan geldi. Metro turnikesine yaklaştığımda bebek arabasının geçirdiğim yöne doğru yanaştım bilinçsiz. Sonra çat diye normal yerden geçip, çut diye yürüyen merdivenleri teker teker indim. Araba ile sabit duruyor gibi değil yani... 





    Daha çok yazı yazacağım bu iki günde. Önümüzdeki günler için biriktireceğim bile. İstediğim saatte yatıp (bunu zaten yapıyordum da) istediğim saatte kalkacağım. Son günlerde tam gaz yaptığım şekilde hızla kitap bitireceğim. Ahmet Şık'a mektup yazıp yarın göndereceğim. (170 gün oldu Ahmet ortada bir iddianame olmadan tutsak ediliyor.  Silivri 2 No'lu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu B-9 Üst Koğuş, Silivri-İstanbul adresinden mektup gönderebilirsiniz dayanışma için.) Akşama bekar günlerimizdeki gibi sevgilimle buluşup Kadıköy'de içki içmeye gideceğim. 





    Aze'yi özlemiyor muyum peki? Özlemez olur muyum hiç? Tüm bunları yaparken saat başı arayıp duruyorum, bebek sesi duyduğumda gözüm hemen Aze'yi arıyor. Bunlar başka. Ama bir eklentisi olmadan yaşayan Derya'yı da özlüyorum ve Anne Derya'nın mutlu olup Aze'yi de mutlu etmesi için böyle aralara ihtiyacı var. 





    Dediğim gibi daha çoook yazacağım. Koccaaamaan 2 günüm var, erken kalkmak, mama yapmak, uyutmak, uyandırmak, alt değiştirmek, elden tutup yürütmek, ağlama sebebi tahmin etmek zorunda olmadan geçireceğim. 





    (Aze büyüyüp bunları okuduğunda kızmacaksın ha tam tersi "vay be neler çekmiş ona rağmen ne güzel bakmış bana" diyeceksin ona göre!)



    Read more »

    17 Ağustos 2011 Çarşamba

    Kısa kısa kısa kısa

    - Aze konuşmaya başladı. Sanırım bir karışıklık olmuş, kendisi Fransız bir insan. Fransız aksanıyla fransızca konuşuyor. Fekat bizim tekrarlattığımız kelimeleri aynen tekrarlıyor (canı isterse). Kedi, anne, baba, hadi, bebek... Ne dersek söylüyor.



    - Yürüme çalışmaları ilerledi. Tek elle elimizi tutup ışık hızıyla ilerliyor.



    - Baya laftan anlamaya başladı. Tabakta üzüm var, Savaş "Anne ver kızım." diyor, bizimki iki parmağıyla tutup ağzıma sokuyor üzümü, "babaya ver" diyor, hop Savaş'ın ağzına... Bugün Şiirci'de "aaa Aze Pınar'ın parmaklarına bak!" dedim, ki bu laf Aze anlayıp baksın diye değil, Pınar parmaklarını Aze'ye uzatsın diyeydi, Aze uzanıp Pınar'ın parmaklarına baktı!



    - Aze'nin babası bir yaş daha büyüdü, pazar aile kutlamasının dışında bir de sürpriz yaptık kendisine. Hep mutlu, kutlu, sağlıklı ve bizimle olsun.



    - Aze geçtiğimiz pazar Feride teyzesi sayesinde atlıkarınca vb bilumum alete bindi. Çok eğlendi. Yine Feri sayesinde 3 boyutlu bir şeye bindik biz de Savaş  ve Vedat'la o Aze'ye bakarken. Bize anlatışından ben uzayda geziyormuşuz gibi olacak sanmıştım. Halbuki uzay dekoru içinde roller coaster'a biniyormuş gibi oluyormuş!!! Bindiğimizin 10. saniyesinde gözlükleri çıkardım, yetmedi Savaş anlayıp elimi tuttu hemen, yetmedi gözlerimi kapadım bitene kadar, o da yetmedi kafamı sağa çevirip kısık gözle Vedat'a baktım arada bir ve kendi kendime "koltukta oturuyosun şu an, bak Vedat yanında koltuktasın koltuktasıııın" Çok korkarım ben öyle aletlerden arkadaş. Koltukta olduğumu bilsem de çok korkarım yüksekten. İnene kadar bakmadım ekrana.



    - Dukan diyeti diye bi diyete başladım. Başladığım 1. gün regle denk geldi, ben ağrı ve halsizlik içinde yattım 2 gün. Regl geçti, günler geçti ben hala halsizlikten ölüyorum. Diyette sadece protein yiyorsun karbonhidrat ve şeker yok. Herhalde o yüzden diyorum, aynı diyeti yapan Perizad'a soruyorum, hayır o ilk gün dışında yaşamamış böyle bir şey... Sonunda bugün anlaşılıyor ki meğer vitamin almak gerekiyormuş!!! Kaç günün uyur uyanık, bitkin hali bu yüzdenmiş.



    - Cevahir Alışveriş Merkezi'nde ramazan etkinlikleri düzenleniyor. Dün oradaydık. Aze'yi yaklaştırdım izlesin diye, önce tiyatrocu tipler bir mini perde arkasından müzikli bir şov sergilediler. Bütün şarkılar popüler, saçma sapan olanlardandı. Arkasından Karagöz ile Hacivat çıktı sahneye. Hadi birbirlerine Eşek, beygirle başlayıp devam eden hakaretleri geçtim, Karagöz iki de bir hacivatın kafasına dan diye vuruyordu ses çıkaran bir şeyle. Aze korktu her vurduğunda, 3.de ayrıldık hemen oradan. Ama çocuklara yönelik bir gösteride çocuklara vurmayı, hakareti sevimlileştiren içeriği sevmedim.



    - Her akşam dışarı çıkmaya devam. Şu bitik halde bile :((



    - Tadilat işleri çok korkunç. Sürekli acele ediyor olmak, kısıtlı kaynak vs işin heyecanını sıfırlıyor. Yine de tebdili mekanda ferahlık vardır umalım.



    - Mihri Belli Öldü. Bir tarih, bir sembol öldü. Yarın 16.30'da Şişli Camii'nden (Ateistleri başka türlü uğurlamalı )  uğurlayacağız.



    - Bugün foto yok. Yazı olabilmesine bile şükür. Hiç halim yok hiiiç.
    Read more »

    11 Ağustos 2011 Perşembe

    53. Hafta, Yılanın derisi...

    Şu aralar hiçbir şeyi yetiştirememekten yana sıkıntılıyım. Bloga istediğim sıklıkta yazı yazamamaktan, istediğim hızda kitap okuyamamaktan, Yapmayı planladığım bir sürü şeye zaman bulamamaktan... Halbuki ortalamanın epey üstünde rahatım. Dün gece dışarıda içip, gece evde muhabbete devam edip 03.00 civarı yatıp, sabah 11.00'de kalkabilmek lüksüm var. 1 yaşında bir çocuğa rağmen. Ama işte ortalamanın çoğundan daha rahat olmam, yapamadığım şeylere üzülmemi engellemiyor. Niye böyle bir giriş yaptım, kaç zamandır yazmayı düşündüğüm bir çok konuyu hala bloga yazamamış, kısa kısa güncellemeleri bile zamanında yazamıyor olmanın verdiği dertlenme sebebiyle...



    Gelelim son haftaya; En son yazdığımdan beri yine koştur koştur sürüyor hayat. Geçtiğimiz çarşamba idi Aze'nin tam doğumgünü. Doğumgünü çocuğunu Gökay'a bırakıp Savaş'la kutlamaya gittik. "Ne şahane yapmışız beaaa, helal bize" temalı, karşılıklı hediyeleşmeli gecemizi geçirdik.



    Önceki gün Aze'nin 1 yaş kontrolüne gitmiştik. Boy: 76 cm, Kilo 10.9, Her şey normal... Sonraki günler her akşam dışarılarda dolandık.





    Cumartesi günü Perizad ve dünya güzeli Elvin'le görüştük. Cumartesi Anneleri'nin oturma eyleminden gelmişlerdi, kederliydiler. Sonrasında bebelerin sınır tanımaz tüm ilgiyi üzerlerine toplamaları ile annelik, bebekler ve bebek işleri arasında sohbetle geçti günümüz. Hacıpolo'da kahvemizi de içtik ama henüz az bebe soslu derin sohbetler gerçekleştiremedik, umarız yakına.







    Pazar günü ise dünya tatlısı Doruk ve ailesine gittik öğle çay-kahvesine. Sevgili Özlem ve Nevzat çok güzel ağırladılar bizi. Funda-Barış-Ayşe İdil de geldiler. Özlem'in yaptığı şahane börekler, kekler yendi, bebeler acayip sosyalleşti. Bu grubun babaları şahane olduğundan onlar bebelerle oynarken anneler miss oturup sohbet edebildi. Emziren anneler grubuna bitmek bilmez teşekkürlerden biri daha gerekiyor bu keyifli zamanlara sebep olduğu için. (Farkettiniz mi Aze Çınar dimdik ayakta)






    k.validenin yüze dikkat :))




    Ondan sonra kayınvalidelere gittik. Savaş'a aile doğumgünü kutlaması yaptık. Evet bizim ailemizin üçte biri ağustos doğumlu. Aze her zamanki gibi onca kişinin ilgisi içinde kendinden geçti.









    Ertesi gün ise uzun yıllardır arkadaşımız olan (Alevilikte musahiplik vardır, bir nevi kardeşlik ilanı, heh Savaş'la Ümit musahipler.) Ümit, Dilek ve oğulları Batu ile birlikteydik. Aze Çınar çok acayip bir akşam geçirdi. En sosyal, en sınırsız, en korku-sevgi-eğlence karışık ve mutlu anlarını. Biz de canlı olarak iki kardeş nasıl yaşıyor onu gördük. Aze Batu'dan bazen çok korktu ama ona rağmen sürekli peşinden dolaştı, gülmekten yıkıldı, zıp zıp zıpladı. Batu'yu taklit edip durdu... Ve o gün doğduğundan beri ilk kez bu kadar saat uyanık kalıp gece 23.30 civarı uyudu.



    Bir kaç zamandır bir tadilat işleriyle de uğraşıyoruz. Hem beden hem ruh yoruyor. Göçebe kaplumbağalar olarak yine göçüyoruz. Bu sefer daha bir başka. Ama hayır bu sefer de çok uzun süreli olmayacak. Her göçte biraz daha yük atıyoruz, biraz daha minimalize oluyoruz. Faydası oluyor bence bu taşınmaların :) Çok uzak değil "son" taşınmamız. Biraz daha zamanı var ama çok uzak değil. O zamana kadar zihnimiz de son şekline doğru hızla yol alıyor. Öyle hissediyorum ki aynı zamana denk gelecek zihnimizin olgunlaşması, oturması ile bizim fiziksel olarak da "aha da burası" deyip oturmamız. Eskiden "Yılan gibi olmak lazım" derdik. "Soyulan deriyi boşuna vücutta tutmamak gerek. Hayatında gereksiz yer kaplayan her şeyi kuruyan deri gibi atmak gerek. Hiçbir şeye boyun eğmeyip, kanıksayıp, olumsuz haliyle kabul etmeyip, gerekirse tüm hayatı değiştirmek pahasına silkinip atmak deriyi..." O zamanlar sadece derdik, bir süredir yapıyoruz da dediğimizi. Gitgide duruluyor, sakinliyor, hayatı daha net algılayıp, hayata daha çok gülebiliyoruz. İşte büyümek böyle bir şey herhalde. Bilmiyorum çoğunluk yaşıtımızın artık "yaşlanıyoruz" demeye başladığı bu anlarda bizim "büyüyoruz" dememiz neye denk düşüyor. Ama seviyorum bu halimizi. Adına ister yaşlanmak ister büyümek diyelim.

















    Read more »

    4 Ağustos 2011 Perşembe

    Gökay'dan; Aze Çınar 1 yıldır bizimle 6

    Ya doğurursa?


    Tam iki haftalık tatil koparmışım iş yerinde ilk senemi doldurmadan, durur muyum! Hemen yola koyulma hazırlıklarına başlıyorum ama bir kekem var ki fena.. izin hikayemi duyar duymaz ilk tepkisi “sen yokken doğurayım da gör!” oluyor. Aslında itiraf etmem gerekirse benim de korkum bu, ya doğurursa?
    Temmuz’un ikinci haftası olmuş, teknik olarak her an doğum olabilir.. Gidiyorum İstanbul’dan ama aklımın bir yanı buralarda kalıyor. Sık sık konuşuyoruz telefonda ve tabii her konuşmanın klişesi: “Sen dur oralarda daha! Sen gelmeden doğurayım da gör!”


    Sanırım bir kadının sevdiği birine yapabileceği en korkunç –ve tabii bir yandan da tuhaf- tehdit bu. Her seferinde, “yahu keke, üç saatlik yoldayım altı üstü. Sen ‘sancı başladı’ de, ben daha doğum başlamadan ordayım” diye cevap veriyorum.. eh yalan da değil, o da bunu her seferinde kabul ediyor. Yine de her gün kulağım telefonda..


    Neyse ki sonunda dönüş günüm gelip çatıyor, Ağustos’un 1’i son izin günüm ve Derya henüz doğurmamış! İçim rahat dönüyorum bıraktığım yerlere.. Kolay değil, bunca senelik arkadaşım, kardeşim, yoldaşım, kekem.. Bensiz doğuracağını aklıma bile getiremem, minik arkadaşımızın aramıza katılışını kaçırmak gerçekten korkunç olur.


    Doğum biraz daha bekleyecek..


    İzin dönüşü ilk günüm mecburen evde geçiyor, ertesi günse ilk işim Derya’yı görmek olacak. Ayın üçünde ben işimin gücümün başında uğraşırken onlar
    rutin doktor kontrollerine gitmişler. Akşam gittiğimde; öğleden sonra doktora gitmekle kalmamış, sonrasında da bir dolu misafir ağırlamış bir kadın buluyorum karşımda. Her zamanki gibi enerjisi, muhabbeti yerinde.. Doktordan aldığı son ayrıntıları anlatıyor: doğum biraz daha bekleyecek.


    Kekem ise bir yandan çok rahat ama bir yandan da ağustos sıcağında - İstanbul’da ve karnı burnunda olmanın sıkıntılarını yaşadığı ve belki de artık o’nu görmek için çok sabırsızlandığı için bir an önce doğurmak istiyor. Bunları konuşuyoruz uzun uzun.. Zor işler.. hak vermemek elde değil..




    Nişan ne???!!!


    Biz muhabbet ederken, karnında tuhaf bir ağrı başladığından söz ediyor ama aldırmıyoruz, bütün gün koşturmuş doğaldır diye düşünüyoruz.. Derken uzun bir telefon görüşmesine dalıyorum, arayan ablam.. Bu sırada Derya cephesinde bir hareket, bir kıpırdanma var ama anlamıyorum tabii. “doktoru arasam mı?” diye konuştuğunu duyuyorum Aylin’le.. Sonra telefon kapanışı ve sorular.. ‘nişan’ falan diye bir şeyden bahsediyor Derya.. Tam dokuz ay olmuş, beni her türlü doğum diline alıştırmış ama en önemli detayı atlamış sanırım! Ah be keke, ben taaa Edirnelerdeyken sabahın kör vakti arayıp kemiklerin nasıl açıldığını
    anlatmayı biliyordun da bir nişancığı mı anlatmayı unuttun? Nişan ne???!!!



    Bu ağrı ne peki?


    Derya’nın kısa açıklaması yetiyor, hadi hemen ara doktoru diyoruz ama bir yandan da kaptırmamaya çalışıyoruz bu fikre. İyi de etmişiz, vajinal muayenedendir diyor doktor.. Eh koca doktor, ikna olmak hiç zor değil.. Eh tamam nişan değilmiş de, bu ağrı ne peki? Düzenli aralıklarla hafiften gelen bir ağrımsı sancımsı bişey. Bir kere doktora da danışmızşız, hem biliyoruz ki (o kadar filmi boşa izlemedik herhalde) doğum başlarken kadın, civar hastanelere ‘hazırlanın doğum başlıyor’ sinyali verecek kadar büyük çığlıklar atar.. Bu bilgiye güvenerek ağrıyı da muayeneye veriyor, muhabbete devam ediyoruz. Hayır, o kadar da düzenli ki ağrılar, bir süre sonra ‘zaman mı tutsak ne?’ moduna geçiyoruz tüm inkarımıza –ya da doktorun tüm inkarına- rağmen..
    Hiç fena fikir değilmiş, bildiğin 10 dakikada bir falan düzenli olarak geliyor ağrı. Derya belinin ovulmasını istiyor, bir yandan da kafalar iyice karıştığı için zaman tutmaya devam etmeli.. Organizatörümüz olarak hemen görev dağılımını yapıyor tüm sakinliğiyle: Aylin bel ovucu, Gökay zaman tutucu.


    Doğuruyor yahu!!!


    Görevlerimizi hiç aksatmıyoruz: Derya ağrıyor, Aylin ovuyor, Gökay sayıyor. O aralıklarda da sohbet muhabbet gırla tabii! Zaman oluyor ki gülmekten görevlerimizi aksattığımız oluyor. Allah kimseyi geyiklere karıştırmasın, kadın doğuruyor yahu!!! Bu sırada sancılar tak diye 7 dakikaya, ardından kısa zamanda 5 dakikaya düşüyor. Durum ciddi galiba diye düşünmeye başlıyoruz ufaktan (nihayet). Malum; baba iş yerinde, arayıp bir haber edelim diyoruz telaş ettirmeden. Derya o kadar rahat ki Savaş’ı da telefonun diğer ucunda sakinleştirmeyi başarıyor. Savaş işine gücüne devam ederken sancı aralıkları 2 dakikaya kadar düşüyor. Biraz şiddeti artmış olabilir ama yalnızca Derya’nın duşa girip, en güzel elbisesini giyip, saçını başını toplayabileceği, arada da bizimle muhabbet edebileceği kadar..


    Saat 24.00 sularında baba adayımız telaşla giriyor eve, biraz şaşkın. Sanırım doğal olarak: Derya’nın basbayağı doğum sancısı başlamış ama her şey fazla sakin ve evdeki üç kişi kikirdeyip duruyor. Derya hala doktoru yeniden aramaya ikna değil, Savaş’ın en önemli görevi de bu oluyor: Derya’yı ikna etmek.. (ki bilenler bilir, Derya’yı ikna etmek gerçekten en zor şeylerden biridir)


    İşşşte bu!


    Doktor’un “hem-men gelin! Ne duruyorsunuz!” demesiyle yol hazırlıklarına başlanıyor, sonra Neşe’yle Gökşen arabayla geliyorlarmış haberi gelince, üstüne bir de oturup rahaaat rahat gidelim diye onları bekliyoruz. Çok da iyi etmişiz, çok sürmeden geliyorlar, düşüyoruz yola. Yinde de herkesin bir “ya değilse” ihtimali duruyor kafasında, zira Derya hala ortalığı bağırarak inletmemekte kararlı.. O yüzden hastaneye varıp Derya, ebenin de olduğu odaya kapatıldığında; biz kapıda bekleyenler hala kendimizi Aze’nin geldiği fikrine kaptırmamaya çalışıyoruz. Ve çok geçmeden kapı açılıyor, ebe yüzünde bir gülümsemeyle, bizi içeri çağırıyor. (Ne anlama geliyor bu gülümseme? ‘amma da abartmışınız buralara kadar gelip, bildiğin sahte sancı bu’ falan gülümsemesi mi acaba?) İçeri giriyoruz, haberi Derya veriyor: Doğum başlamış! İşşşte bu! Alkış kıyamet!


    Bir zılgıt atmadığımız kaldı, sancılı (!) anne adayımız da dahil! Hastanedekiler
    şaşkın..


    Kapı dışına sürgün..


    Gerisi, hastanenin denetimindeki süreç. Her şey daha bir hızlı ilerliyor, hızla odaya taşınıyoruz, sonra aynı hızla biz yanındakiler dışarı çıkartılıyoruz. Bu kez kapı önünde sürüyor bekleme. Arada gözümüzün önünden bir Derya geçiyor, sonra tekrar dönüyor falan.. Sürecin yalnızca uzaktan izleyici olarak kalıyoruz koridorda. Hayır bensiz sancı aralığını falan nasıl ölçüyorlar onu anlamıyorum.. Her an tetikteyim, ihtiyaç anında kronometremle saymak için hazır bekliyorum.. Derken.. Görevlilerin sabrı taşıyor bir yerde, bu kez ‘ses yaptığımız için’ (muhabbet diyorduk oysa) taa hastanenin dışına sürülüyoruz. Daha elimizde sigarayla koridorda gergin doğum bekleyicisi sahnesini bile yapamamıştık oysa.. Asıl bu sahnenin kahramanı olması gereken Savaşsa, endişeyle bir içeride, bir dışarıda süreci idare etmeye çalışıyor. Herkes sabırsız.. ‘Hadi Aze, gel de sevelim artık!’


    Yoksa?!!!!


    Hastanenin önündeki bekleme ise, kah petrol istasyonunda, kah merdivenlerde, kah arabaların içinde sürüyor.. Ben en çok süreç uzayacak da ben işe güce gittikten sonra doğum olacak diye endişeliyim aslında. Öyle olmayacağına kendimi ikna etmeye çalışıyorum ve sabaha karşı pes düşüyoruz. İçerde ne olup bittiğine dair bir fikrimiz yok.. Birileri haber verecek diye başka başka şeylerle oyalanıp zaman geçirmeye çalışıyoruz. Sabaha karşı uyku gözlerimizi ele geçirmeye başlıyor yavaştan.. Arabalara bölünüp kafaları dayıyoruz bir yerlere. Tam uykuya dalıyoruz ki camda bir tıkırtı! ‘Ha?! Ne?!’ Savaş gelmiş! Yoksa?!!!!


    Aze gelmiş!
    “Aze doğdu!” diyor savaş yavaşça. Tanrım! geceyarısından beri beklediğimiz haber işte geldi! Ne yapmalı? Bebek! Bebek gelmiş işte! Aze gelmiş!!


    Savaş sonunda bütün akşamın stresini Ayşen’e sarılıp ağlayarak atıyor. Biz onca muhabbetin arasındayken en zor süreci yaşayan o oldu belki de.. Hepimiz mutluluktan ne yapacağımızı bilmez haldeyiz. Aze’yle birlikte içeri giriş vizemiz de geldiğine göre, yerden bir karış yüksekten süzülerek odaya gidiyoruz hep birlikte... Orda! Gerçekten onca zaman kekemin karnında bir yerlerde durmuş o ufaklık sonunda kucağında öylece duruyor! Daha büyülü başka bir sahne bilmiyorum.. Gerçekten bilmiyorum.. O kadar güzel ki! İnanılır gibi değil.. hiç değil..


    Kendimizi yeni doğmuş bebeklerin çirkin olacağı fikrine de boşuna alıştırmışız doğumdan önce, basbayağı şahane bir tip bu! Yumuk gözleri, minicik –ama gerçekten minicik- yüzü, eli kolu büyüleyici.. Rüya gibi.. Derya çok mutlu, Savaş da.. İşte şimdi karşımda en güzel anlarını yaşayan bir aile var.. Dünyanın en şahane bebeklerinden biri, hiçkimseyi yormadan-üzmeden sonradan da hep olacağı gibi sakince ve sabırla aramıza geldi nihayet, ve orda öylece duruyor..


    Anasının kucağında.. Hem de inanılmaz kokuyor..


    Tam o dakikalarda çekilmiş bir fotoğrafımız var, kim çekti hiç bilmiyorum.. Çoğunluk objektife bakıyor doğal olarak.. İşte o fotoğraftaki şaşkınlık halim tam da budur: Gelmiş! Ne kadar da güzel! Gözlerimi alamıyorum..


    ... 1 Sene Sonra


    Bunlar yaşanalı tam 1 yıl oldu bugün, minik arkadaşımız Aze Çınar tüm güzelliği, tüm şahaneliğiyle aramıza katılalı.. Gerçekten varlığıyla çok şey değiştirdi; günlerimizi daha güzel etti, en moralimiz bozuk, en mutsuz günümüzde sadece onu görmek bile yetti.. Hala muhteşem kokuyor, gülüşüyle her şeyi hale yola koyuyor sanki.. Hoş geldi..  

    Biricik kekem ve Savaş.. Gerçek bir aile oluşunuzun birinci yılı, canım yeğenim Aze Çınar’ın birinci yaşı kutlu olsun, bundan sonraki yıllar da hep böyle mutlu geçsin. İyi ki varsınız.. İyi ki doğdun mis kokulu kuşum!
    Read more »